EVRENDEKİ AHENK

Bugün bilimsel alanda yapılan tüm araştırmalar ve incelemeler, içinde yaşadığımız evrenin akla dayanan, ölçülü, hesaplı bir yapı ile kaplı olduğunu ortaya koymaktadır.

Suyun akışkanlığından, sinir sistemine kadar farkında olduğumuz ya da olmadığımız tüm ideal özellikler "evrenin rasyonellik özelliği" olarak nitelendirilir.

Evrenimizin bugünkü halini açıklayabilmek için bilim tarafından şart koşulan rasyonellik hakkında Einstein şöyle demiştir:

"Bilimsel alandaki başarılı gelişmelerin yoğun deneyimini yaşamış olan herkes, mevcudiyette açığa çıkartılan rasyonellik karşısında derin bir huşu içerisindedir… Mevcudiyette vücut bulan aklın ihtişamı." (Albert Einstein, Ideas and Opinions, Wings Book, New York, s.49)

Evren, boş yere var olmamıştır; bir amacı vardır.

Evrendeki tüm fiziksel dengeler canlı yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlanmıştır.

Evrendeki her ayrıntı, canlı yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır.

Allah herşeyin Hakimi olduğunu bir ayette şöyle bildirmektedir:

"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2)

Evrende canlı ya da cansız bütün maddeleri etkileyen değişmez kurallar vardır.

Bu değişmez kurallar, evrenin de aynı içinde barındırdığı canlılar gibi, kusursuz bir tasarımla yaratıldığını gösteren delillerdir.

Bugün daha çok fizikçilerin ilgilendiği bu ipuçları, bizlere maddi yaşama ilişkin yasalar olarak sunulur.

Kimi insanların "fizik yasaları" olarak görüp de doğal karşıladığı pek çok özellik, Allah'ın mükemmel yaratışının delillerinden başka bir şey değildir.

Evrenimizi bugün algıladığımız şekle getiren Büyük Patlama'dan sonra ortaya çıkan detaylardır.

Bilim dünyası bu detayları 'doğa sabiteleri' olarak adlandırmaktadır.

Örneğin evrendeki tüm atom ve atom altı parçacıkların sayısı, elektronun kütlesinin protonun kütlesine oranı, elektron ve protonun elektrik yükleri ya da ışığın hızı doğa sabitelerine örnek olarak verilebilir.

Bunların tam da, ilksel gazın yoğunlaşarak nebula ve yıldızlara dönüşmesine olanak verecek ve sonunda da yaşadığımız gezegeni oluşturacak değerlere sahip olduğu bilimsel bir gerçektir.

Eğer bu sabiteler çok az bile değişik olsaydı, evrendeki düzen meydana gelemezdi ve biz asla var olamazdık.

Sürtünme Kuvvetinin Önemi

Günlük hayatta, özellikle bir şeyleri iterken karşılaştığımız sürtünmeyi kimi zaman hep zorluk çıkaran bir kuvvet olarak düşünmüşüzdür.

Acaba cisimler ve yüzeyler arasında sürtünme kuvveti bulunmayan bir dünya nasıl olurdu?

Bu durumda kalem elinizden kayacak, kitaplar ve defterler masanın üzerinde duramayıp yere düşeceklerdi. Masa, döşeme üzerinde kayıp köşeye çarpacaktı, kısacası tüm cisimler aynı düzeye gelene kadar her şey kayacak ve yuvarlanacaktı.

Sürtünmesiz bir dünyada, düğümler çözülecek, çiviler ve vidalar yerlerinden çıkacak, arabalar virajlarda dönüş yapamayacak, fren tutmayacaktı, sesler asla kaybolmayacak, bir duvardan ötekine yankılanıp duracaktı…

Evrende düzeni sağlayan tüm bu fizik yasaları, evrenin de içindeki canlılar gibi tasarlanmış olduğunun kanıtlarındandır.

Gerçekte fizik yasaları, sadece Allah'ın yaratmış olduğu düzenin insanlar tarafından yapılan bir açıklamasıdır.

Evrendeki düzeni sağlayan değişmez kuralları Allah yaratmış ve O'nun hakkında düşünüp üstünlüğünü kavramamız ve verdiği nimetlere şükretmemiz için bizlerin hizmetine vermiştir.

Allah'ın yaratmasındaki üstünlük ve düzen ile ilgili daha sayısız örnek verilebilir. Kâinatın var edilmesinden bu yana her şey Allah'ın ilmiyle ve O'nun hâkimiyetinde gerçekleşmiştir.

Kuvvetlerin Dengesi

Yer çekimi kuvveti bugünkünden daha fazla olsaydı ne olurdu?

Koşmak ve hatta yürümek imkânsız hale gelirdi.

İnsanlar ve hayvanlar tüm bu hareketleri gerçekleştirmek için şimdikinden daha çok enerji sarf ederlerdi.

Bu durumda başta yeryüzündeki besin kaynakları olmak üzere enerji kaynakları hızla tükenerek yok edilirdi.

Ya çekim kuvveti daha zayıf olsaydı?

Hafif şeyler yeryüzünde sabit duramayacaktı.

Sözgelimi en ufak bir esintide yerden kalkan toz ve kum taneleri saatlerce havada uçuşacaktı.

Yağmur damlalarının hızı çok yavaşlayacak, yere inmeden yeniden buharlaşacaklardı.

Akarsuların akış hızı yavaşlayacak, bu nedenle akarsulardan elektrik enerjisi elde edilemeyecekti.

Bu özellik Newton tarafından açıklanan kütlesel çekim kanununa dayanmaktadır: Newton'un kütlesel çekim yasası cisimler birbirinden uzaklaştıkça çekim kuvvetinin azaldığını söyler.

Bu yasaya göre iki gök cismi arasındaki mesafe 3 katına çıkacak olursa, çekim kuvveti 9 kat azalacaktır. Veya uzaklık yarıya indiğinde çekim kuvveti 4 kat artacaktır.

Bu yasa Dünya'nın, Ay'ın ve gezegenlerin yörüngelerinin bugünkü düzeninde olmasını açıklar.

Eğer yasa böyle olmayıp da yıldızın çekim kuvveti uzaklık arttıkça daha da azalsaydı, gezegenlerin yörüngeleri eliptik olmazdı, gezegenler sarmal bir yörünge çizerek Güneş'e doğru inişe geçerlerdi.

Tam tersine daha az olsaydı, uzak yıldızların çekim kuvveti Güneş'inkine baskın çıkar ve Dünya Güneş'ten sürekli uzaklaşan bir yolculuğa çıkardı.

Bunun sonucunda, Dünya, ya hızla Güneş'e yaklaşıp sıcaktan kavrulur ya da Güneş'ten uzaklaşarak uzayın mutlak soğukluğuna savrulup donardı.

Protonun Yükündeki Hassas Ölçü

Evrendeki bütün protonlar 1,6 x 10 19 değerinde pozitif yüke sahiptirler.

Bu, atomlardaki çeşitli protonların birbirlerini itmelerini sağlar.

Ama aradaki çekim, itmeden 100 kez daha güçlü olduğu için protonlar birbirlerinden ayrılmazlar.

Protonun kütlesi elektronunkinden 1836 kez daha fazladır. Ama buna karşın, bilinmeyen bir nedenden ötürü elektronun yükü protonunkiyle aynıdır: 1,6 x 10 19 .

Protonun yükü gerçekte olduğundan biraz daha az olsaydı protonlar arası çekim şu an bildiğimizden çok daha güçlü olurdu ve bunlar daha sıkı bir biçimde bir araya gelirlerdi.

Böyle bir durumda evrenimiz nasıl bir halde olurdu?

Eğer protonun yükü gerçekte olduğundan biraz daha az olsaydı, yıldızlar çekirdeklerindeki yakıtlarını hızlıca yakacak ve 100 milyon yıl içinde öleceklerdi.

Böyle bir durumda ne gezegenimizin ne de evrenin bugünkü gibi olmayacağı ve canlılıktan bahis dahi edilemeyeceği çok açıktır.

Sonsuz akıl sahibi olan Rabbimiz, bu değeri tam olması gerektiği gibi, yani 1,6 x 10 19 olarak belirlemiştir.

Allah herşeyden haberdar olandır, üstün güç sahibidir.

Nötron, Kütlesinin Ne Olması Gerektiğini Bilemez!

Nötronlar 1,67 x 10 -24 gram değerinde sabit bir kütleye sahiptirler.

Eğer nötronun kütlesi bugün olduğundan % 2 daha fazla olsaydı nötronlar kısa süre içinde bozunuma uğrar ve atomlar kararsız bir yapıya sahip olurdu.

Bu durumda yaşam için gerekli hiçbir element var olamaz, evrendeki tek element sadece hidrojen olurdu.

Diğer yandan, nötronun kütlesi normalde olduğundan çok daha az hafif olsaydı, bu sefer protonlar istikrarsız bir yapıya sahip olurlardı.

Bu durumda protonların kütlesi çekirdek içindeki nötronların kütlesinden daha fazla olurdu ve protonlar bozunuma uğrayarak nötronlara dönüşürlerdi.

Fizikçiler, nötronun kütlesini şimdi olduğundan binde 2 oranında az olması durumunda, bugünkü yapıda atomların var olmasının imkânsız olacağını söylemektedirler

Kısacası böyle bir durumda hayat diye bir şey de olmayacaktı.

Işık Neden Bu Kadar Hızlı?

Işığın hızı saniyede 300.000 kilometredir.

Bu, Einstein'ın ünlü E=mc 2 formülünde c ile gösterdiği bir sabitedir.

Bu formülde "E", yıldızlardaki termonükleer reaksiyonlarda madde enerjiye dönüştürüldüğü zaman ortaya çıkan enerjiyi simgeler.

Eğer ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha hızlı olsaydı, termonükleer reaksiyonlarda, şimdikinden on binlerce kat daha fazla enerji üretilecekti.

Bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk tüketilecek ve evrenimiz milyonlarca yıl önce karanlığa gömülmüş olacaktı.

Peki ya ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha yavaş olsaydı?

Bu durumda evrenin başlangıçtaki genişlemesi çok daha yavaş olacak ve evren çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak çökecekti.


Yani her iki durumda da hayatın var olması imkânsız olacaktı.

Işığın Dalga Boyundaki Ayar

Gözlerimiz, evrendeki ışınımın sadece kısa dalga boyunda olanlarını algılayarak görmemizi sağlar.

Mikroskop, teleskop gibi birçok araç, her zaman için, gözlerimize ve algılayabildiğimiz ışığın yapısına uygun olarak çalışır.

Eğer ışık farklı niteliklerde olsaydı, mikroskop ya da teleskop gibi işlevleri olan araçları geliştirmek imkânsız hale gelebilirdi.

Gözümüz, gezegenimize hayat veren Güneş tarafından yayılan ışık türünü fark edebilir şekilde tasarlanmıştır.

Çok güçlü olan görünür ışığın, nispeten kısa dalga boylarında hareket etmesi, onu bizim algılamamız için biyolojik olarak uygun kılar.

Gözlerimizin yakın kızılötesi ışınımlarını algılaması da bir işe yaramazdı.

Bu durumda hiç durmadan dikkatimiz dağılacaktı, çünkü ısı yayan her nesne o dalga boylarında ışıma yapar.

Eğer kızılötesini görebiliyor olsaydık, içinde bulunduğunuz oda baştan sona ışırdı.
Çünkü gözün kendisi de sıcak olduğu için kızılötesi ışınlar yayar.

Şüphesiz böyle bir algılama dünyayı bizim için yaşanmaz bir hale getirirdi.

Görülür ışığı oluşturan renk renk ışıklar, farklı dalga boylarına sahiptir.

Bu ışıkların dalga boyları santimetrenin milyonda 75'i ile 39'u arasında değişir.

20. yüzyılın tanınmış bilim adamlarından Isaac Asimov, ışığın dalga boylarındaki bu hassas ayarın önemini şöyle açıklar:

"Dalga boylarının kısa olması oldukça önemlidir. Işık dalgalarının düz çizgi yolu boyunca seyretmesi ve keskin gölgelere yol açmaları çevremizdeki olağan cisimlerden daha küçük oluşlarındandır. Karşılarına çıkan cisim, dalga boyundan daha büyük olmadığı takdirde, o cisimlerin çevresini dolaşıp içine alabilir. Örneğin, bakteriler bile ışığın bir dalga boyu uzunluğundan çok daha büyüktürler; böylece, ışık onları mikroskop altında keskin biçimde belirler." (Isaac Asimov, Asimov's Guide to Science, (Türkçe baskı: Asimov Bilim Rehberi, E Yayınları, 1986, s. 485)

Görünür ışığı oluşturan ışıkların dalga boyu, şimdiki gibi kısa olmasaydı, ne sahildeki bir kum tanesini, ne de mikroskoplarla mikroorganizmaları görebilirdik.

Görmemiz için Yaratılan Gölgeler

Işığın çok özel bir tasarım olduğunun önemli bir göstergesi de onun azlığında ortaya çıkan gölgedir.

Günlük hayatta gölgeler, cisimleri algılamamızda zorluk çıkaran bir olumsuzluk gibi görünür.

Oysa gölgeler, algılamamızdaki temel unsurdur.

Onlar olmasaydı cisimlerin boyutları hakkında fikir sahibi olmayabilir, hatta onları hiç algılayamayabilirdik.

Eğer koyulu açıklı gölgeler olmasaydı, çevremizdeki tüm görüntüler tıpkı Apollo uzay gemisindeki astronotlarının Ay yüzeyindeki görüntülerine benzerdi:
Üzerine düştüğü yeri simsiyah bir karanlıkta bırakan koyu gölgeler ve sadece tekdüze bir aydınlığa sahip yüzeyler olurdu. Yüce Rabbimiz, kullarına lütfettiği bu nimeti, ayetinde şöyle bildirmiştir:

"Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır..." (Enam Suresi, 1)

Bilyeler mi? Sahile Vuran Dalgalar mı?

Acaba bizim için dünyayı, daha doğrusu yaşadığımız her yeri görünür kılan ışığın özellikleri nelerdir?

Bu soruya yanıt bulmak isteyen bilim adamları, yıllar süren araştırmalar yapmış olmalarına karşın, net bir sonuca ulaşamamışlardır.

Işık konusunda tartışılan temel nokta, ışığın foton adlı parçacıkların oluşturduğu bir katar şeklinde mi, yoksa dalgalar halinde mi yayıldığıdır.

Kaba bir benzetmeyle ışık, bir yerden başka bir yere, bilyeler gibi mi, yoksa sahile vuran dalgalar gibi mi hareket etmektedir?

Işık, bazen tıpkı havuza atılan bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalgalanmalar gibi yayılmakta, bazen de sanki maddi parçacık özelliği taşımakta ve pencere camına vuran yağmur damlaları gibi aralıklı darbeler halinde gözlenebilmektedir.

Bu ilginç durum sadece ışık için değil, atomun temel parçacıklarından biri olan elektron için de geçerlidir.

Elektron da hem parça, hem de dalga özelliği gösterebilmektedir.

Bu durum, bilim dünyasında büyük bir kargaşa yaratmıştır.

Bu kargaşa, ünlü Kuramsal Fizik Profesörü Richard P. Feynman'ın sözleriyle şöyle çözülmüştür:

"Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol açmış olurum. Dalga gibi davranırlar desem, yine aynı şey. Onlar kendilerine özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket ederler. Teknik olarak buna "kuantum mekaniksel bir davranış biçimi" diyebiliriz. Bu, daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir... Bir atom, bir yayın ucuna asılmış, sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Küçücük gezegenlerin yörüngeler üzerinde hareket ettikleri minyatür bir Güneş Sistemi gibi de davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez. Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır. En azından bir basitleştirme yapabiliriz: Elektronlar bir anlamda tıpkı fotonlar gibi davranırlar; ikisi de "acayiptir", ama aynı şekilde. Nasıl davrandıklarını algılamak bir hayli hayal gücü gerektirir; çünkü açıklayacağımız şey bildiğimiz her şeyden farklıdır." (Richard Feynman, The Character of Physical Law, Türkçe baskı: Fizik Yasaları Üzerine, TÜBİTAK Yayınları, s. 149-150)

Bilim adamları, elektronların bu hareketini hiçbir şekilde açıklayamadıkları için, buna yeni bir isim takmışlardır: "Kuantum Mekaniksel Hareket".

Bu noktada görülen mükemmelliği, yine Profesör Feynman, "… kendinize sürekli 'Ama bu nasıl olabilir?' diye sormayın; çünkü çabanız boşunadır; şimdiye kadar hiç kimsenin kurtulamadığı bir çıkmaz sokağa girersiniz. Bunun neden böyle olabildiğini hiç kimse bilmiyor" sözleriyle dile getirmektedir (Richard Feynman, The Character of Physical Law, Türkçe baskı: Fizik Yasaları Üzerine, TÜBİTAK Yayınları, s. 151) .

Ancak, Feynman'ın bahsettiği "çıkmaz sokak", aslında 'çıkmaz' değildir.

Burada bazılarının bir türlü işin içinden çıkamamalarının sebebi, ortadaki açık delillere rağmen, bu olağanüstü sistemleri ve dengeleri, üstün bir Yaratıcı'nın var ettiğini kabul edememeleridir.

Hâlbuki durum son derece açıktır:

Allah evreni yoktan var etmiş, kusursuz dengelere dayalı ve örneksiz olarak yaratmıştır.

İçinden bir türlü çıkamadıkları, kavrayamadıkları, bazı bilim adamlarının her fırsatta "Ama bu nasıl olabilir?" diye kendi kendilerine sordukları sorunun cevabı; her şeyin Yaratıcısı'nın Allah olduğu ve her şeyin O'nun yalnızca "OL" demesiyle var olduğu gerçeğinde yatmaktadır.

Allah bu kesin gerçeği bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:

"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) Yaratan'dır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)


 


© 2004 Muhammed Hasenoğlu www.muhammedhasenoglu.com
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.
danisma@muhammmedhasenoglu.com

 

eskimisir.com evcilhayvanlar.net