.

 


Darwinizm'in çöküşü marksistleri, komünistleri, masonları telaşlandırmıştır. Darwinizm'i eleştiren bilimsel eserleri toplatmak, satışlarını veya okunmalarını engellemek, bunları okuyanlara baskı yapmak, kitap yaktırmak, basın, radyo ve TV yoluyla engelleme faaliyetleri düzenlemek gibi yöntemlerle gerçekler durdurulamaz. Dünya çapındaki büyük aldatmaca son bulmuş ve Darwinizm bitmiştir. Artık Türkiye'nin % 70'i Darwinizm aldatmacasına inanmamaktadır. Türk Milleti'ne uygulanan Darwinist aldatmaca artık yolun sonuna gelmiştir ve bu durum İnşaAllah hiçbir şekilde durdurulamaz.

UYDURMA DELİLLERE BASIN ARTIK BİR SON VERMELİ

Evrimcilerin klasik yöntemi "hayali veya sahte deliller üretmek"tir. Geçmişte yaşamış ve soyları tükenmiş olan bir maymun türü veya bir balık veya bir kuş türü evrim delili olarak kamuoyuna sunulur.

"Atamız tarla faresi", "Atamız mikrop", "Kayıp halka tamamlandı" benzeri haberler tamamen uydurmadır. Son aylarda basında yer alan ve evrime delil olduğu iddia edilen fosiller yeni birer evrimci aldatmacasından ibarettir.

Evrimcilerin delil diye öne sürdükleri fosiller ciddi incelemelere tabi tutulduklarında, bunların evrimle hiçbir ilgilerinin olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Defalarca tekrarlanan bu duruma rağmen evrimciler pişkinliği elden bırakmamaktadır.

Evrimcilerin, iddialarını desteklemek için bulmaları gereken "ara fosillerdir". Yani bulunacak fosiller eksik, yarım, işlevini tam göremeyen organlara sahip olan canlılara ait olmalıdır. Oysa -son bulunan fosiller de dahil olmak üzere- tüm fosiller, eksiksiz ve kusursuz canlılara aittir. Bugüne kadar bulunmuş olan 100 milyona yakın fosilin tamamı Yaratılış Gerçeğini göstermekte, içlerinde bir tane bile evrimcilerin hayallerini besleyecek fosil bulunmamaktadır.

Evrimcilerin sansasyonel şekilde gündeme getirdikleri her yeni sözde delil kısa zaman içinde geçersizliği anlaşılarak örtbas edilmektedir. Ancak evrimciler, foyaları meydana çıkar çıkmaz bu sefer başka bir fosili delil gibi sunmakta, bu sonu gelmez bir döngü olarak sürüp gitmektedir.

Evrimcilere tavsiyemiz artık inadı bırakmaları, zorlama izahları, bilim dışı senaryoları, sahte deliller imal etmeyi terk etmeleri ve evrim teorisinin çöktüğünü kabul etmeleridir.

Dinsiz olmayı modernlik zanneden, aşağılık kompleksi içinde olan, yarı cahil, saplantılı, sabit fikirli insanlar, dünyadaki bilimsel gelişmelerden habersiz eski katılıklarını sürdürmektedirler.

Komünizm, faşizm, materyalizm, masonizm ve bunları doğuran Darwinizm, çoktan çöktüğü halde, cahil, kapalı, eğitimsiz, kitaptan, bilgiden korkan bir kısım insanlar, birbirlerini teselli etmeye çalışarak batıl, ölü fikirlerini inatla ayakta tutmaya çalışmaktadırlar.

 

1- ÜÇ TOYNAKLI AT ALDATMACASI

Hürriyet gazetesinin 14 Ocak 2007 tarihli Pazar ekinde, Prof.Dr. Erksin Güleç ve ekibi tarafından Sivas’ta yürütülen çalışmalarda elde edilen bulguların saptırılarak kamuoyuna aktarıldığı bu röportaj yayınlanmıştır.

Gerçekte bu kazıda bulunanların hiçbiri ara fosil değil, bilakis Yaratılış gerçeğini teyid eden tam ve eksiksiz canlılara ait fosillerdir. Röportajda Yaratılış gerçeğini teyid eden yaklaşık 9 milyon yıllık kusursuz canlı fosilleri, evrim delili gibi sunulmaya kalkışılmış, aynı zamanda bizzat evrimcilerce yalanlanmış ve rafa kaldırılmış konular bile büyük gerçeklere ulaşılmış edasıyla tekrar gündeme getirilmiştir. Röportajda Hipparion isimli bir fosil ön plana çıkartılmış, bunun atın evrim geçirerek var olduğuna kanıt olan bir fosil olduğu iddia edilmiştir. Oysa gündeme getirilen atın evrimi konusu, gerçekte bilimsel bulgular karşısında çökmüş bir Darwinist masaldan ibarettir.

Hipparion fosili gerçekte evrimcilerin bir zamanlar baş tacı ettikleri “hayali at serisi”nin bir üyesidir. 20. yüzyılın başında oluşturulan at serisi, bazı toynaklı fosillerinin arka ve ön ayaklarındaki tırnak sayılarına ve diş yapılarına göre dizildikleri bir şemaya dayanmaktadır. Amerikalı fosil araştırmacısı Othniel Charles Marsh ile biyolog Thomas Huxley'in geliştirdikleri bu şema, on yıllar boyunca müze ve ders kitaplarında sözde evrimin tartışılmaz kanıtıymış gibi sunulmuştur. Hipparion fosilinin günümüz atlarına oranla ebatça küçük olması ve bir yerine üç adet tırnak taşıması evrim kanıtı olarak öne sürülmektedir.

Ne var ki atın serisi konusu artık demode bir masaldan ibarettir. Yeni paleontolojik bulgular ve morfolojik analizler, atın evrimi senaryosunda varsayılan serinin aykırılıklar ve çelişkiler barındırdığını, dolayısıyla hiçbir bilimsel geçerliliği bulunmadığını ortaya koymuştur. Bu durum önde gelen evrimci araştırmacılarca açıkça ifade edilmiştir. Örneğin evrimci yazar Robert Milner, atın evrimi şemasının sahibi Marsh hakkında şöyle tesbitte bulunmuştur:

"...Marsh, fosillerini günümüz at türüne ulaşacak şekilde 'sıraladı'. Bunu yaparken kendinden memnun bir şekilde çok sayıda tutarsızlığı ve aykırı kanıtı göz ardı etti." (Milner, The Encyclopedia of Evolution, 1993, s. 222)

Yine bir evrimci olan Boyce Rensberger ise atın evrimi senaryosunun geçersizliğini şöyle anlatmıştır:

“Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış dört tırnaklı, tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün daha büyük tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim olduğunu öne süren ünlü atın evrimi örneğinin geçersiz olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli değişim yerine, her türün fosilleri bütünüyle farklı olarak ortaya çıkmakta, değişmeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara formlar bilinmemektedir.” (Boyce Rensberger, Houston Chronicle, 5 Kasım 1980, Bölüm 4, s.15)

Söz konusu röportajda, atın evrimi senaryosuyla ilgili demeçler verilirken farkında olmadan büyük bir bilgi eksikliği de sergilenmektedir. Örneğin, üç tırnaklı atların tek tırnaklı günümüz atının atası olduğu iddia edilmektedir. Bu iddiaya göre “tek tırnaklı atların üç tırnaklı atlardan önce yaşamamış olması“ gerekmektedir. Oysa durum böyle değildir.

National Geographic dergisinin Ocak 1981 sayısında yayınlanan bir habere göre araştırmacılar ABD'nin Nebraska eyaletinde, bir volkan patlaması sonucu aniden lav altında kalmış ve iskeletleri günümüze kadar korunmuş binlerce canlının fosillerini ele geçirmişlerdir. Yaşları 10 milyon yıllık olan fosiller arasında üç tırnaklı ve tek tırnaklı atların bir arada bulunduğu görülmüştür. Bu canlıların bir arada yaşıyor olması, birinin ötekinin atası olduğu iddiasını da çürütmüştür.

Atın evrimi senaryosuna dahil edilmiş olan tüm canlılar birbirinden farklı canlılardır. Bu sıralamaya dahil edilen ve soyu tükendiği iddia edilen Okapi isimli canlının da, günümüzde yaşayan örneği bulunmuş ve canlının daha çok zebra benzeri bir hayvan olduğu anlaşılmıştır. Bu durum hayali at serisini bir kez daha tamamen geçersiz kılmaktadır.

 

2- LUCY’NİN KIZI ALDATMACASI

Evrimcilerin buldukları maymun türlerine ait fosilleri insanın ataları olarak tanıtmaları çok alışılmış bir aldatmacadır. Bahsettiğimiz konunun son örneği 2006 Eylül ayında gündeme getirilen bir fosildir. Üzerinde sayısız spekülasyon üretilen A. Afarensis’e dahil edilen ve “Lucy’nin Kızı’ adı verilen bu yeni fosilin kolları, bütün goril ve şempanzelerde olduğu gibi bacaklara oranla uzundur.

Bu tür üzerinde İngiliz anatomist Sir Zolly Zuckerman gibi uzmanlarca daha önce yapılmış 5 ayrı bilimsel çalışma, bu canlıların insanlar gibi yürüdüğü iddiasını çürütmüştür. Çalışmalarda pelvis kemiği, diz kapağı ve iç kulak gibi iki ayaklı yürüyüşe katkıda bulunan birçok anatomik kompleks, Afarensis’lerdeki karşılıklarıyla kıyaslanmış ve bu canlıların soyu tükenmiş bir maymun türü olduğu ortaya konulmuştur. Dolayısıyla yeni bulunan fosilin yarı insan yarı maymun özelliği taşıdığı iddiası hiçbir bilimsel geçerlilik taşımamaktadır.

Soyu tükenmiş maymun fosillerini bulup, kız çocuğu iskeleti, bayan-bay iskeleti bulundu demek hem gülünç olmakta hem de evrimcilerin zavallı durumunu göstermektedir. Evrimciler yıllardır benzer yöntemlerle evrime taraftar toplamaya ve kamuoyunu aldatmaya çalışmaktadır. Daha önce evrim delili olarak sunulan fosillerin ya soyu tükenmiş maymun türleri ya da günümüz insanına ait olduğu artık anlaşılmıştır. (Zinjanthropus 1970’de, Java Adamı 1939’da, Pekin Adamı 1939’da, Ramapithecus 1981’de,Taung Çocuğu 1954’de, Neandertal Adamı 1978’de...)

Evrimciler sadece fosiller üzerinde spekülasyonlar ve çarpıtmalar yapmakla kalmamış çok sayıda sahtekarlığa başvurmuşlardır. Bunlardan 1953 yılında sahte olduğu ortaya çıkan Piltdown Adamı ve eldeki fosilin gerçekte bir domuza ait olduğunun ortaya çıkmasıyla 1927’de iptal edilen Nebraska Adamı en bilinen evrimci sahtekarlıklarıdır.

 

3- GOGONASUS ALDATMACASI

Evrimciler, Avustralya’da bulunan ve nesli tükenmiş bir balık türü olduğu apaçık olan 380 milyon yıllık Gogonasus isimli fosili sudan karaya geçiş aldatmacasına delil göstermişlerdir. Oysa sözkonusu fosil, karada yaşamla ilgisi olmayan, kusursuz bir balık türüdür. Nitekim fosili ele geçiren paleontolog John Long “Bu, kesinlikle bir balık. Solungaçları var, suda yüzüyor ve yüzgeçleri de var” sözleriyle bunu kendisinin de kabul ettiğini açıklamıştır. Gogonasus’ta yüzgeç kemiklerinin var olması, bunun kara canlılarıyla bağlantısı olduğu yönündeki evrimci iddianın gerekçesi olarak gösterilmektedir. Oysa bir balığın yüzgeç kemiklerine sahip oluşu, onu bir araform yapmamaktadır. Coelacanth balığı bunun “canlı” bir kanıtıdır. Coelacanth da yüzgeçlerinde kemiklere sahiptir, ancak canlıyı doğal ortamında inceleyen araştırmacılar bunların okyanus zemininde yürümeyle ilgili olmadığını yerinde gözlemlemişlerdir. Balık bunları sadece yüzme amaçlı kullanmaktadır. Dolayısıyla Gogonasus’un da yüzgeçli kemiklerini başka bir amaçla kullandığını düşünmek için hiçbir geçerli zemin bulunmamaktadır.

 

4- DÖRT AYAKLI YUNUS ALDATMACASI

Evrimciler, geçtiğimiz aylarda japon balıkçılarca ele geçirilen canlı bir yunusu büyük bir delil olarak tanıtmışlardır. Sözkonusu yunusun kendine has tek özelliği, bedeninin arka kısmında bir çift yüzgece sahip olmasıdır. Bu organlar, bildiğimiz “yüzgeç” olduğu halde evrimciler bunları “ayak” olarak isimlendirmiş, yunusların kara omurgalılarından evrimleştiği iddiasını tekrarlamışlardır.

Bilindiği gibi Darwin de sadece anatomik benzerliklerden yola çıkarak yunus, yarasa ve insan gibi farklı canlıların akrabalığından söz etmişti. Ancak moleküler biyoloji alanındaki gelişmeler bu iddiayı çürütmüştür. Günümüzde kemik yapıları anatomik olarak benzer olan yüzgeç ve ayak gibi organların, farklı canlılarda birbirinden çok farklı genler tarafından üretildiği, dolayısıyla evrimden söz edilemeyeceği ispat edilmiştir. Ayrıca embriyolojik gelişim sırasında yunusların bedenlerinin arka kısımlarında yüzgeç çıkıntıları geliştirdikleri, nadiren de olsa bunların bazı bireylerde küçük yüzgeçler olarak gözle görülür şekilde varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Ortada yunusların DNA'sına yeni genetik bilgi eklenmesi gibi bir durum sözkonusu olmadığına göre, bunların evrimle ortaya çıktığı gibi bir iddianın ne kadar bilimdışı olduğu açıktır.

 

5- TIKTAALIK ROSEAE ALDATMACASI

Kanada'da bulunan ve Tiktaalik roseae adı verilen fosil son zamanlarda, evrimin büyük bir delili olarak lanse edilmiştir. Oysa 375 milyon yıllık olan bu canlının, pek çok özelliği bir arada barındıran bir 'mozaik canlı' (farklı canlı gruplarının özgün özelliklerini bünyesinde bulunduran canlı) olduğu apaçık ortadadır.

Evrimciler, bir balık gibi pullarla kaplı olmasına rağmen yassı bir kafaya, nispeten iri kaburga kemiklerine ve hareketli bir boyuna sahip olmasını arageçiş özellikleri olarak öne sürmüşlerdir. Oysa bu özelliklerin evrim teorisinin gerektirdiği “yarı işlevsel” hiçbir yönü bulunmadığı, dolayısıyla bir kanıt oluşturmadığı apaçık ortadadır. Tamamen mükemmel, eksiksiz yapıda olan bu organlara sahip Tiktaalik fosili, yaratılışı kanıtlayan bir fosildir. Örneğin günümüzde Avustralya'da yaşayan Platypus da, memeli, sürüngen ve kuş özelliklerini aynı anda üzerinde taşıyan bir mozaik canlıdır ve evrim teorisi için hiçbir yönden delil olarak gösterilemez. Bu, Stephen Jay Gould gibi önde gelen evrimcilerin kabul ettiği bir gerçektir. Buna göre Tiktaalik roseae’nin ara fosil özelliği taşıdığı iddiası bir evrimci yalandan ibarettir. Evrim teorisinin öngördüğü çok sayıdaki ara fosilden tek bir tanesinin dahi fosil kayıtlarında varolmaması paleontolojinin en büyük gerçeğidir. Evrimciler Tiktaalik üzerindeki gözboyayıcı yorumlarıyla bu açmazdan kurtulamayacaklarını bilmelidirler.

 

TESADÜFLERLE TEK BİR PROTEİN BİLE OLUŞAMAZ

Proteinler hem canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluşturan hem de hücre içinde çok çeşitli görevler üstlenen kompleks moleküllerdir.

Bir proteinin tesadüflerle ortaya çıkma ihtimali 10 üzeri 950’de 1’dir. (Bu sayı pratikte “0 ihtimal” anlamına gelir.)

Tek bir protein bile kendi kendine oluşamamasına rağmen yeryüzünde yaşayan veya nesli tükenmiş olan milyonlarca canlı türünün tesadüflerle meydana geldiğini iddia etmek tam bir materyalist-evrimci hezeyanıdır.

 

FOSİLLER EVRİMİ YALANLIYOR

1. Darwin kitabının "Teorinin Zorlukları" (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı:

“Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.” (Charles Darwin, The Origin of Species, 1. baskı, s.172)

2. John Hopkins Üniversitesi'nden profesör S. M. Stanley bir evrimci olmasına rağmen fosiller konusundaki gerçekleri şöyle itiraf eder:

“Bilinen fosil kayıtları kademeli evrim ile uyumlu değildir ve hiçbir zaman olmamıştır... Paleontologların çoğunluğu, delillerinin Darwin'in bir türün değişimine götüren çok küçük, yavaş ve giderek biriken değişiklikler üzerine yaptığı vurguyla çelişir durumda olduğunu hissetmiştir... Onların hikayeleri de örtbas edilmiştir.” (S. M. Stanley, The New Evolutionary Timetable: Fossils, Genes, and the Origin of Species, Basic Books Inc. Publishers, N.Y., 1981, s.71)

3. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden paleontolog Niles Eldredge ve antropolog Ian Tattersall ise fosil kayıtlarının canlılık tarihini anlamak için yeterli olduğunu ve bu kayıtların evrim teorisini hiçbir şekilde desteklemediğini şöyle açıklarlar:

“Ayrı türlere ait fosillerin, fosil kayıtlarında bulundukları süre boyunca değişim göstermedikleri, Darwin'in Türlerin Kökeni'ni yayınlamasından önce bile paleontologlar tarafından bilinen bir gerçektir. Darwin ise gelecek nesillerin bu boşlukları dolduracak yeni fosil bulguları elde edecekleri kehanetinde bulunmuştur... Aradan geçen 120 yılı aşkın süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar sonucunda, fosil kayıtlarının Darwin'in bu kehanetini doğrulamayacağı açıkça görülür hale gelmiştir. Bu, fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Fosil kayıtları açıkça söz konusu kehanetin yanlış olduğunu göstermektedir.” (N. Eldredge, and I. Tattersall, The Myths of Human Evolution, Columbia University Press, 1982, s. 45-46)

4. Glasgow Üniversitesi paleontoloji profesörü T. Neville George, bu gerçeği yıllar önce şu şekilde kabul etmiştir:

“Fosil kayıtlarının (evrimsel) zayıflığını ortadan kaldıracak bir açıklama yapmak artık mümkün değildir. Çünkü elimizdeki fosil kayıtları son derece zengindir ve yeni keşiflerle yeni türlerin bulunması imkansız gözükmektedir... Her türlü keşfe rağmen fosil kayıtları hala (türler arası) boşluklardan oluşmaya devam etmektedir.” (T. N. George, "Fossils in Evolutionary Perspective", Science Progress, vol. 48, January 1960, s.1)

5. Çoğu insan, fosil kayıtlarından söz edildiğinde, bu kayıtlarla Darwin'in teorisi arasında olumlu bir bağlantı olduğu izlenimine kapılmaktadır. Fakat bu yanılgıdan Science dergisindeki bir makalede şöyle bahsedilir:

“Evrimsel biyoloji ve paleontoloji alanlarının dışında kalan çok sayıda iyi eğitimli bilim adamı, ne yazık ki, fosil kayıtlarının Darwinizm'e çok uygun olduğu gibi bir yanlış fikre kapılmıştır... Darwin'den sonraki yıllarda, onun taraftarları bu yönde (fosiller alanında) gelişmeler elde etmeyi ummuşlardır. Bu gelişmeler elde edilememiş, ama yine de iyimser bir bekleyiş devam etmiş ve bir kısım hayal ürünü fanteziler de ders kitaplarına kadar girmiştir.” (Science, July 17, 1981, s.289)

6. Londra Üniversitesi'nde hücre biyolojisi profesörü olan Edmund J. Ambrose, bu duruma şu sözleriyle dikkat çekmektedir:

"Jeolojik araştırmaların bugün gelinen safhasında, jeolojik kayıtlarda, Yaratılışçıların, Allah'ın her bir türü ayrı olarak yarattığı düşüncesine ters düşecek hiçbir bulgu yoktur..." (Dr. Edmund J. Ambrose, The Nature and Origin of the Biological World, John Wiley & Sons, 1982, p. 164)

 

 


Ana Sayfa   |   Kitaplar  |   Belgeseller  |   Makaleler   |   Bize Ulaşın   |  

© 2004 Muhammed Hasenoğlu www.muhammedhasenoglu.com
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek kosuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.

danisma@muhammedhasenoglu.com

 

 

eskimisir.com evcilhayvanlar.net